Gölgesiz Topraklar

Ahlat ağacının gölgesi kuru toprağa usulca serilmişti. Güneş, topraklı zeminin sırtını kavururken Doruk Tanbörü börkü ile yüzünü kapatmış, ağacın gövdesine yaslanarak kısa bir uykuya dalmıştı. Rüzgâr bile uyumuş gibiydi — ta ki o sesi duyana dek.
Uzak... Çok uzak bir yerden geliyordu. İnsan kulağının ayırt edemeyeceği kadar ince, rüzgârın içindeki bir kıvrımın fısıltısı gibi. Doruk’un kulakları sıradan değildi. O, bozkırın kurtları ile görerek, dinleyerek, hissederek büyümüştü; ayak sesinden niyet ayırt edebilecek kadar hassastı.
Gözlerini açtığı anda kendine gelmiş ve hazır durumdaydı. Börkünü başına yerleştirirken sadece o ses vardı şimdi aklında — homurdanmaların ve bağırışların arasına gizlenmiş tiz bir çığlık, rüzgarın çatlaklarından sızan bir yankı.
Hemen yanında bekleyen Alaz, her an ileri atılmaya hazırdı. Siyah tüyleri rüzgârla titreşiyor, gözlerinde insan bakışına yakın bir dikkat parlıyordu. Sahibinin bakışlarından kısa süre içerisinde harekete geçeceğinin bilincindeydi. Doruk, ellerini dizlerine bastırarak ayağa kalktı.
“Yine başlıyoruz,” dedi Alaz’a. “Çorak topraklar huzur vermez. Sadece sessizliğin ardına saklar olanı.”
Ufka baktı. Birkaç ağacın çalının dışında kel tepelerin deve hörgücü gibi dizildiği ufukta ne bir hareket vardı, ne bir duman. Ama o sesin geldiği yeri ve yönü biliyordu ve oraya gitmek zorundaydı.
Dinlenmesi için çıkardığı eyeri hızlıca yerleştirdi Alaz’ın sırtına. Sıcak çöl havasından ciğerlerini yakan tek bir nefes aldı ve tek hamlede bindi. Gideceği yönü düşünmedi bile; biliyordu uzaklardan gelen ses rotasını çizmişti. Topuklarını Alaz’a vurduğunda, siyah at ok gibi fırladı. Toz kalktı, rüzgâr karşıdan esiyor ama Doruk boyun eğmiyordu. Alaz’ın her adımıyla birlikte, sessizlikten kopan bir savaş daha başlıyordu. Rüzgara ve toprağa karşı verdiği yeni bir savaş. Rüzgarı bıçak gibi keserken dörtnala koşuyor toprağa batmadan adete üzerinde süzülüyordu. Karşısına çıkan tepeleri bir bir aşıyor sese her saniye daha da yaklaşıyordu belirsiz homurdanmalar artık anlamlı kelimelere dönmeye başlamıştı.
Sesleri artık daha net duyabiliyordu. Yedi kişiydiler. Tonlamalardan ve nefes alışlardan biri kadındı, geri kalanlar erkek. Sözleri ayırt edemiyordu ama tartışma vardı, emirler vardı… belki de tehdit.
Doruk’un kaşları çatıldı. Kasabadan bu kadar uzak, bu kadar sessiz bir yerde sadece üç tür insan olurdu: haydutlar, kaçaklar ya da mezar arayanlar. Kadın ya gerçekten tehlikedeydi, ya da bu işin içine katılmış bir yemdi.
Doruk bu tür durumlarda uzun uzadıya düşünmezdi özellikle yardıma muhtaç birinin varlığı söz konusuysa . Çocukluğundan beri hep tez canlı olmuştu ve aklına ilk geleni yapmak gibi bir huyu vardı. Bu durumun başına iş açtığı zamanlarda oldu elbet ama işe yaradığı durumlarda olmuştu.
Dizginleri hafifçe çekip Alaz’ı yavaşlattı. Atı hemen komut almış, sessizce yürüyüşe geçmişti. Doruk, tepelerden birinin ardına yaklaşırken eğildi, gövdesini atın boynuna yakın tuttu. Şimdi yalnızca belirsiz kelimeler değil, konuşmaların içeriğini de duymaya başlamıştı.
Atını alçak bir kayanın ardında durdurdu. Alaz, eğitildiği gibi kıpırdamadan sessizce bekliyordu. Rüzgârın yönü sesleri netleştiriyordu artık. Tepeye biraz tırmandıktan sonra yanındaki taşın kenarından baktığında, birkaç çalının ötesinde daire olmuş altı kişiyi seçebildi. Ortada dizlerinin üzerine çökmüş bir kadın, elleri bağlanmış, üzerindeki şalı kaymış, bitkin bir vaziyette durmaktaydı. Kollarındaki ve yüzündeki yaralardan belirli bir mücadele verdiği belliydi altı hayduta karşı en fazla nasıl mücadele verebilirse.
Karşısında ayakta duran adamın adı Vardon’du haydutların lideriydi. Vardon’un cüssesi neredeyse bir deveninkiyle yarışır gibiydi. Geniş omuzları, rüzgârda dalgalanan paçavralardan yapılmış yeleği zor taşıyordu. Esmer teni güneşten kavrulmuş, yüzü derin çizgilerle doluydu. Sesinde taş gibi sert, kalın bir ton vardı.
-“Demirci bu ay da ödeme yapmadı. Biz de borca karşılık seni aldık. Bu kadar basit.”
Yanındaki bir diğerinin yüzünde çarpık bir gülüş belirdi, ağzındaki sararmış birkaç diş gün ışığında parladı.
-“Belki de çaldığımız kılıçları bu kadına dövdürmeliyiz. Elleri kocasından daha sağlam olabilir baksana nasılda direndi.”
Tam o esnada, kızın ağzına bağlanmış olan bez parçası, verdiği amansız mücadelenin ve hırpalanışının etkisiyle daha fazla dayanamayarak çenesine doğru kaydı. Özgür kalan ağzıyla derin bir nefes alan genç kız, gözlerini haydutların liderine dikti:
— “Lanet olası pislikler! Ben o demircinin karısı falan değilim. Sizce altmış yaşında birinin karısı olabilecek gibi mi görünüyorum?”
Vardon, duyduğu çıkışmayla irkildi. Kaba saba cüssesini kadına doğru eğerek kaşlarını çattı ve kalın sesiyle:
— “Kimsin o zaman sen?”
Kız, saçlarının arasından hayduda dik dik bakarken yavaşça ayağa kalktı:
— “Sıradan bir müşteri, seni şapşal!”
Gerçekten de bu sözler ilk anda Vardon’un aklını bulandırmaya yetti. Kadını ilk kez dikkatlice süzdüğünde, karşısında henüz yirmili yaşlarında bir kızın durduğunu fark etti. Ancak Vardon, zekasıyla değil bileğinin gücüyle nam salmış bir adamdı; kafasını öyle ince işlere pek yormazdı.
Aslında kurdukları kaçırma planı kendi çaplarında gayet basitti. İnatçı demircinin borcunu ödemeyeceğini ve direneceğini iyi biliyorlardı. Bu yüzden ona acı bir ders vermek amacıyla, karısının her gün yaptığı gibi ocaktan çıkıp çeşmeye su doldurmaya gitmesini beklemişlerdi. Sabahın erken saatlerinden itibaren ocağın karşısındaki kuytuda nöbete yatmışlardı. Demirhaneden çıkıp elindeki kaplarla çeşmeye doğru yürüyen kadını tenha bir köşede kıstırdıklarında, yakalanma korkusuyla alelacele üstüne çullanmış ve sesini kesmek için hemen ağzını bağlamışlardı. Öfkeden ve telaştan, çuval gibi sırtladıkları avlarının yüzüne bakma fırsatları bile olmamıştı.
Sarı dişlerini sergileyen haydut, liderinin kararsız kaldığını görünce araya girdi. Ağzının kenarından sızan salyayı elinin tersiyle silerken, gözlerinde aşağılık bir parıltı belirdi:
— “Neyse patron... Aslında çok da bir şey kaybetmiş sayılmayız. Teselli olarak düşünelim, ha?”
Bu sözler üzerine Vardon’un şaşkın çehresi yavaşça dağıldı. Dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı ve yüzüne çirkin, pis bir gülümseme yerleşti.
Doruk yeterince duymuştu. Haydutlardan birinin eli kadının saçlarına doğru uzanırken, kayanın ardında gizlendiği yerden hızla fırladı. Adımlarını rüzgârla uyum içinde atıyor, çorak zeminde görünen gölgesiyle yarışır gibi sessizce kayıyordu. Bir anda haydutların arasına girmişti. Eli saça uzanan adamın bileğini havada yakaladı. Tutuşu sert ve sarsıcıydı.
Haydut, bileğini tutan gücü hisseder hissetmez dondu. Kavrayışın şiddetinden ilk anda onu tutanın Vardon olduğunu sandı ama hemen ardından yanıldığını fark etti. Vardon’un bileği bu kadar ince değildi. Ayrıca bileklik takmazdı.
“Bu kadarı yeter,” dedi Doruk, bileği bırakmadan. Sesi soğuk ve kararlıydı. “Sorun istemiyorum. Kadını rahat bırakın ve kendi yolunuza gidin.”
Onun konuşmasına kadar kimse orada bir yabancı olduğunun farkında bile değildi. Etraf neredeyse tamamen açık ve çevrede tek tük çalılar ve kayalıklar vardı, ama bu adam sessizce yanlarına kadar gelmişti. Bu, haydutların kalbine gizli bir korku saldı. İçgüdüsel olarak birkaç adım geri çekildiler. Yalnızca Doruk’un tuttuğu haydut, hâlâ bileği kavranmış halde kıpırdayamıyordu.
Doruk elini bıraktı. Ardından iki elini havaya kaldırarak bir adım geri çekildi.
“Dediğim gibi, sorun istemiyorum yeterince duydum ve o istediğiniz kişi bile değil.”
İlk şoku atlatan haydutlar karşılarındaki kişiyi süzmeye başladılar. Doruk, kavurucu güneşin altında, sağlam ve kıpırtısız duruyordu.
Deri bileklikleri, çizmeleri, heybetli kemeri ve başındaki börküyle bu adamın tekinsiz Doğu topraklarından geldiği her halinden belli oluyordu. Vardon, Doğu topraklarına dair meyhanelerde, ateş başlarında pek çok efsane ve tekinsiz hikaye duymuştu; fakat daha önce oralarda bulunmuş, o iklimin havasını solumuş canlı bir ruhla hiç karşılaşmamıştı. Çöl ile bozkırın amansızca çarpıştığı, Sonu Gelmez Kumlar ile kaplı o lanetli ara bölge seyahat etmeye hiç elverişli değildi. Kulaktan kulağa yayılan dehşet hikayeleri, buranın en azılı haydudu olan Vardon’u bile o topraklardan uzak tutmaya fazlasıyla yetmişti. Şimdi ise bir yabancı, o geçilmesi imkansız denilen ölümcül toprakları tek başına aşıp karşılarına dikilmişti. Bu durum, Vardon’un o gaddar yüreğinde ilk kez tarifi zor bir endişe ve ürperti uyandırdı.
Gözleri yabancının üzerinde gezinirken, Doruk’un belindeki yarım ay gibi kıvrılmış hançer dikkat çekiyordu. Pantolonunun hemen yanında, genç savaşçının bu sakin ve hareketsiz duruşuna inat, adeta kana susamış bir katilin alaycı gülüşü gibi tehditkar bir eğimle durmaktaydı. Sırtında çaprazlanmış duran çift kısa kılıç ise, o hançerin daha vahşi ve suskun birer yansıması gibi gölgesini ardında taşıyordu; kabzaları, gövdesini saran kuşak askılarına kusursuzca oturmuştu. Göğsüne kadar uzanan, hafifçe parıldayan örümcek ipeği abası, omuzlarındaki sert deri zırh parçalarıyla tamamlanarak ona hem koruyucu hem de görkemli bir hava katıyordu. Kol bileklerinden başlayıp dirseklerine doğru uzanan sata taşları ile süslenmiş deri bileklikler ise bu amansız savaşçının kimliğini tamamlıyordu.
Haydutlar, karşılarında sıradan bir adam olmadığını anlamışlardı. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Fakat bu birkaç saniye, sayıca üstün olduklarını hatırlamaları için yeterliydi. Ve Vardon oradaydı. O zamana kadar kimse Vardon’un adil bir dövüşte geri çekildiğini, hele hele yenildiğini görmemişti.
Hem, bu dövüş adil olmak zorunda da değildi.
Vardon konuştuğunda tüm endişelerine rağmen sesi neredeyse tükürür gibiydi bire karşı 6 gayet iyi bir orandı:
“Bana bak, süslü şey... Eğer hâlâ hayatına değer veriyorsan, geldiğin hızda geri dön. Yoksa o gösterişli silahlarını kullanacak bir kolun bile kalmaz!”
Gerçekten de Vardon acımasız bir hayduttu. Sırf keyfi için insanların uzuvlarını kestiği zamanlar olmuştu. Konuşurken sırtındaki kalın kılıcı sıyırıp eline aldı, daha da tehditkâr görünmeye çalışıyordu. Diğer haydutlar da aynı anda kılıçlarına sarıldılar.
Doruk buradan barışçıl yollarla çıkamayacağını anlamıştı. Sırtındaki kılıçlar bu haydutlar için fazla değerliydi; onlar, kılıcın şerefine layık bile değildi. Ama belindeki hançer... O uzun süredir kana susamıştı. Doruk derin bir nefes aldı ve henüz o nefesi vermeden hançeri kınından çekip yukarı kaldırdı.
Sağındaki hayduta doğru iki hızlı adım attı. Hançerin ucu, neredeyse görünmeyecek bir kıvraklıkla adamın boğazına ulaştı. Bir santimlik, ince bir kesik — ama yeterince derin. Bu süre içersinde hançer, içebildiği kadar kan içmişti.
Doruk, hançeri yavaşça adamın boğazından çekti ve dudaklarının hizasına getirdi. Üzerinden sızan o tek damla kan, Doruk’un soğuk bakışlarıyla birleştiğinde, onu haydutların gözünde acımasız bir cellada çevirdi. Hançer artık sadece bir silah değil, kana bulanmış bir hüküm cümlesiydi.
İlk şoku atlatmışlardı ve Vardon’un da daha fazla beklemeye niyeti yoktu.
Tek başına saldırmaya da. Yüksek bir sesle bağırdı:
“Saldırııın!”
Haydutlar, aynı anda ileri atıldılar. Ama Doruk’un yanında, hareketleri yavaş ve hantal kalıyordu.
İlk yaklaşan haydut, kılıcını savurdu. Kanmiran, sahibinin elinde titreşti — sanki uzun süredir beklediği ziyafet sonunda gelmişti. Doruk, kolun altından bir gölge gibi kayarak geçti, hançerini boğaza sapladı ve çekti.
Hançerin parlak yüzeyinde taze kan ince bir tabaka halinde süzülüyordu ve bir süre sonra yok oldu. Adam yere düşmeden bir sonrakine yönelmişti bile.
İkinci haydut, saldırısını henüz başlatmışken karşısında sadece havayı buldu. Doruk, az önce boğazını deldiği adamın arkasından dolanarak yeni hedefinin arkasına geçmişti. Kanmiran, sevinçle titredi. Sanki yoldaşına “iyi ki beni seçtin” der gibi bir pırıltı yayılıyordu metalden. Avını hiç bekletmeden biçti.
İki kişi daha düşmüştü. Doruk’un ayaklarının altında toz kalkıyor, her hamle bir sonrakini doğuruyordu.
Fakat üçüncü saldırıda artık kaçacak zamanı kalmamıştı. Kılıç tam karşıdan geliyordu. Sol elindeki hançeri sağ eline attı, aynı anda sol bileğini kaldırdı, karşılamayı seçti. Haydut, o darbeyle kolunu kopardığını düşünüyordu. Deri bileklikler böylesi bir saldırıyı durduramazdı. Ama Doruk’un yüzü en ufak bir tereddüt göstermedi. Bu sırada Kanmiran, sahibinin sağ elinde sabırsızlanıyordu.
Darbenin geldiği an, sata taşıyla metal çarpıştı. Şiddetli bir ses yankılandı. Temür dağının merkezinden çıkan sata taşı henüz herhangi bir metale karşı kaybetmemişti. Aynı anda Doruk’un sağ elindeki hançer, haydutun göğsüne saplandı. Nokta atışı. Kalp.
Fazladan hareket yoktu. Fazladan nefes yoktu. Her şey gerektiği kadardı.
Tıpkı bir bozkır kurdu gibi: Avına eziyet etmeden, yalnızca hayatta kalma içgüdüsüyle, ölümcül ve net hamleler.
Doruk, kalan haydutları bir bir alt etti. Bedenler kuru toprağa düştü, sessizlik yeniden baş göstermeye başladığında geriye sadece Vardon kalmıştı.
İri adam yaklaştıkça gölgesi uzuyor, saki daha da irileşiyordu. Fiziksel yapısı nereden bakılsa hem enine hem boyuna Doruk’un iki katı gibiydi ama bu, içinde en küçük bir korku bile yaratmıyordu. Daha iri düşmanlarla savaştığı da olmuştu.
Vardon’un devasa kılıcı savruldu. Doruk, geriye doğru seri bir takla ile darbeden kaçındı. Bu darbeyi bileğiyle karşılamak da mümkündü sıradan bir kılıcın sata taşlarında bir çizik dahi oluşturması mümkün değildi… ama buna pekte gönlü yoktu.
Taşlar darbenin kesilmesini engelleyebilirdi belki, ama Vardon’un cüssesiyle yüklü bir saldırıyı doğrudan karşılamak gereksiz riskti.
Vardon’un kılıcı, sanki bir ipmiş gibi akıyordu. O kadar büyük ve ağır olmasına rağmen Vardon’nun cüssesi ile orantılı olarak ellerinde tehlikeli bir zarafetle savruluyordu. Hızı, Doruk’la boy ölçüşemezdi belki — ama kılıcının kapladığı alan, Doruk’un hareket sahasını daraltıyordu.
Bozkırın kurdu, artık zincirin en ağır halkasına ulaşmıştı.
Ve bu durumdan en çok Kanmiran memnundu.
Sonunda dişine layık bir rakibin kanıyla tanışacaktı. Tadını merak ediyordu.
Doruk, çevik adımlarla Vardon’un sağına hamle yaptı; boşluk aradı. Ama Vardon’un devasa kılıcı bir kırbaç gibi savruluyor, etrafında daireler çizerek Doruk’un yaklaşmasına izin vermiyordu.
Adam iri kıyımdı, ama hareketleri şaşırtıcı derecede akıcıydı.
Kollarında ne titreme vardı, ne yorgunluk.
Fakat kendisi de biliyordu — bu sonsuza dek sürmezdi.
Yerdeki kadın, yaşananları ağzı açık şaşkın gözlerle izliyordu.
Kendisine eziyet eden, yol boyu korkularla saran o adamla şimdi bir savaşçının teke tek dövüştüğünü görüyordu.
Bu görüntü, içindeki korkuyu ateşe dönüştürdü.
Bir anda avuçladığı toprağı Vardon’un yüzüne fırlattı.
Vardon, körleşmiş gözleriyle panik içinde sendeledi. Kılıcını yere düşürdü, elleriyle yüzünü temizlemeye çalıştı. Gözlerini açtığında hâlâ yaşıyor olduğunu fark ettiğinde şaşırdı.
Kadın bağırdı:
“Ne duruyorsun? Saldırsana be adam! İşte tam zamanı!”
Ama Doruk kıpırdamadı.
O, hayatı boyunca hileye yer vermemişti. Bundan sonra da hilekar biri olmaya niyeti yoktu. Bir adam silahsızsa, dövüş henüz başlamamış sayılırdı.
Vardon yüzünü temizleyip öfkeyle kadına bir tekme attı. Kadın ileriye doğru savruldu.
Doruk kadına ulaşmak ister gibi ileri atıldı ama sonra duraksadı.
“Seni lanet olası,” dedi, soğuk bir sesle.
“Al şu kılıcını ve bu işi bitirelim.”
Vardon, kılıcını almak için eğildi. Lanet kadın kendisine bir fikir vermişti. Aynı kadının yaptığı gibi avuçladığı kumu Doruk’un yüzüne doğru savurdu. Doruk kadına doğru yapmış olduğu hamleyle rakibine fazla yaklaşmıştı. Savrulan topraktan kaçamadı, görüşü buğulandı fakat Kanmiran ile toprağı kesercesine bir hamle yaptı. Kendisine bir iplik kalınlığında görüş alanı kazandırdı fakat toprağın çoğu yüzüne yayıldı.
Vardon kılıcını savurmayı bıraktı ve iki eliyle yukarı kaldırdı ve tek hamle ile bu işi bitirmeye niyetliydi.
Doruk hançeri ile oluşturduğu görüş açıklığında saldırının tepeden geleceğini fark etti.
Kaçınmak artık bir seçenek değildi. Bu darbe karşılanmalıydı.
Kanmiran, “Beni kullan!” dercesine titreşti. Ama Doruk gönülsüzdü. Onun bu darbeyi karşılayabileceğinden emin değildi. Bu darbeyi bilekliğiyle karşılamak zorundaydı.
Kanmiran’ı sağ eline alarak hazırlık yaptı. Sol elini kaldırdı, bütün yükünü sol bileğine verdi. Darbe geldiğinde, bir patlama gibi çınladı her şey. Sesi, tüm alanda yankılandı.
Doruk’un dizleri çöktü.
Bütün bedeni, dev bir taşın altında eziliyormuş gibi sarsıldı. Titriyordu.
Omurgasından kollarına kadar yayılan ağrı, kemiklerine kadar işlemişti.
Ama Vardon’un kılıcı da bu darbeye dayanamamıştı.
Metal çatladı, kırıldı — parçalara ayrıldı.
Doruk dizlerinin üzerinde, perişan haldeydi.
Vardon, bunu fırsat bildi.
Elindeki kırık kılıcıyla son hamleyi yapmak üzere harekete geçti.
Ama karşısında yalnızca boşluk vardı.
İlk darbenin sarsıntısıyla yüzündeki kumun çoğu dökülmüştü.
Gözleri hâlâ puslu olsa da, bu kadar yakındaki bir rakibi görmek için tam görüşe ihtiyacı yoktu. Kalan herşey sadece bir saniye kadar sürdü.
Dizlerinin üzerinde dans eder gibi döndü, bir gölge gibi Vardon’un arkasına geçti.
Kanmiran, fırsatı kokladı ve kendini saplamak için adeta uzattı. Doruk, hala dizlerinin üzerindeyken Kanmiran’ı iri adamın ayak bileklerine indirdi.
Keskinliği, adamın dengesini yok edecek kadar derin yarıklar açtı.
Vardon dizlerinin üzerine çöktü.
Yıkıldı.
Ve o anda korku başladı.
Yalvarmaya, ağlamaya başladı.
Bir devin gözyaşı toprağa aktı.
Ama Doruk’un gözleri öfkeyle kararmıştı.
Hiçbir şey görmüyordu artık.
Sırtından kalktı, onun ardına geçti.
Şimdi diz çökmüş bu devasa adamın boyu, Doruk’un ancak göğsüne geliyordu.
Kanmiran, Doruk’un elinde açlıktan titreşiyordu.
Bu, onun yoldaşına yapılan bir saldırıydı.
Ve Kanmiran, sadakatle karşılık vermeye hazırdı.
Doruk, sol eliyle Vardon’un alnını geri çekti.
Sağ elindeki Kanmiran’ı boğazına yerleştirdi.
Hançer, yavaşça, baştan sona boyunca gezdi.
Kesmeden önce süzdü, hissetti.
Bu sefer Doruk çekmedi hançeri.
Kanmiran memnundu.
Ama bir şey eksikti.
Bu rakip, düşündüğü kadar “büyük” çıkmamıştı.
Kanmiran da pekte tatmin olmadı.
Doruk hançeri çektiğinde, üzerinde tek damla kan yoktu.
Kanmiran, tümünü yutmuştu.
Sessizlik bozkıra çökerken Doruk hançeri kınına soktu.
Arkasını döndü, kadına doğru yürümeye başladı.